25 Aralık, 2009

LÜLÜŞ GİTTİ, BENİM HİSLERİM DE GİTTİ

Lülüş gitti, diye okuyunca sanıyorum birçoğunuz merak etmişsinizdir kim bu Lülüş diye. Lülüş Hakkı Devimrim’in karısı, 60 yıllık hayat arkadaşı, yol arkadaşı, sırtını dayadığı ağaç … her şeyi yani. Televizyonda eşini kaybettikten sonra bir programda seyretmiştim, orada “Sol yanımı da aldı gitti, sol yanım artık eksik benim” gibi bir söz etmişti de o zaman da çok etkilenmiştim konuşmalarından. Sol yanını öyle güzel ifade etmişti ki hem kendisini eksik ve yarım hissetmesi, hem de sol yanı kalbin yarısının gitmesi. Ben belki çok duygusalım, belki çok romantik, belki çok gereksiz ve küçük detaylardan etkileniyor ve hatta mutlu oluyor olabilirim, hem sevmeyi, hem de sevgiyi ifade edenleri çok seviyorum doğrusu. Öyle güzel bir yazı ki bu yazıyı beğenmeyecek hanım da sanırım yok. Hakkı Devrim’in Ayşe Arman ile yaptığı uzunca bir röportajdan sadece en beğendiğim yerleri sizlerle paylaşmak istedim. Okumak ister iseniz yazının tamamı Hürriyet Gazetesi Ayşe Arman arşivinde var.

Lülüş gitti, benim hislerim de gitti
60 yıl... Dile kolay... Bir aradasın... Bir ömür... Her an birlikte... Gençlikte, yaşlılıkta, sağlıkta, hastalıkta, iyilikte, kötülükte... Sonra bir gün, biri, “tık” diye gidiveriyor. Benim için bu, sırtını dayadığın ağacın hiç beklemediğin anda devrilmesi gibi... Ölüm hep acı veriyor ama insanın hayat arkadaşını kaybetmesi daha da acı sanki... Radikal yazarı Hakkı Devrim bir süre önce 60 yıllık eşini, Gülseren Hanım'ı, Lülüş'ünü kanserden kaybetti. Bu röportajda bu acıyla nasıl yaşadığını, bu acıyı nasıl taşıdığını okuyacaksınız...
Gülseren Hanım'la nasıl tanıştınız?- Lülüş'le mi?
Öyle mi derdiniz ona...- Evet, o benim Lülüş'ümdü. 48 senesinde Hukuk Fakültesi'nin kantininde tanıştık. Veronica Lake'e benzeyen bir kız. Tuhaf, sıra dışı bir güzellik. Ortakbir arkadaşımız tanıştırdı.İnanılmaz tanıdık biri çıktı. Neyle mi tanıdık? Okuyup yazdıklarıyla. 48 senesi ve Sartre hakkında fikir sahibi. Sartre'la Camus'nün farkını tartışabildiğim biri. İki farklı cinstenmişiz gibi değil, çok iyi arkadaşız. Birlikte yüzmeye gidiyoruz, baktım bir gün Ahmet İhsan Tokgöz yazan sarı zarflardan bir sandviç çıkardı. Ahmet İhsan Tokgöz de Serveti Fünun edebiyatını başlatan adam. O tarihte ölmüş tabii. Gözüm zarfa takıldı, “Nereden çıktı bu zarf?” dedim. “Ha o mu? Matbaadan kalma” dedi. “Ne matbaası?” dedim. “Dedemin matbaası” dedi. “Kim yahu senin deden?” dedim. “Ahmet İhsan Tokgöz” demesin mi? Bu kadar kitap bilgisi, kütüphane demek oradan geliyor. O daha avantajlıydı bana göre, ben Tapu Müdürü Ruhi Bey'in oğluyum.
Geriye “keşke”ler kaldı...
Eşinizin hastalığı birden bire mi ortaya çıktı?- Bir gün geldi göğüs kanseri olduğunu öğrendik. Ben önce müsterihtim, “Tedavi kabul eden bir kanser türü” diye düşündüm. Ama geç kalınmıştı. Beyne sıçradığı güne kadar, öleceğine inanmadım.
Her şey ne kadar zamanda oldu bitti?- Üç buçuk sene.
En son bilinçli konuşmanız...- Hep bilinçliydi. Ta ki o güne kadar. Yemek masasında birden bire süpürgeliğe bakmaya başladı, nasıl bir çığlık. Ben zannettim ki, akrep filan çıktı. Korkunç bir kriz geçirdi. Bizi duymuyordu artık. Çocuklar hemen hastaneye götürdüler, beyne sıçradığı dönemdi, ondan sonra ölüm fazına girdi. Yine de o güne kadar hiç şikayet etmedi, korkusunu belli etmedi. Ben olsam ederdim. Niçin bu kadar herkese borçluydu? Ne olmuştu? Genlerinde bir suç mu vardı? Büyüklerinden biri insanlığa karşı bir suç mu işlemişti? Ömür boyu borçlu gibiydi...
Vedalaşmış mıydınız Lülüşünüzle?- Sürekli öpüşüyorduk. Çok güzelleşmişti. Çocukluğuna dönmüştü. Zaten o kadar masumdu ki, o sanki yanlışlıkla benimle evlenmiş bir çocuktu. Baştan beri onu böyle düşünüyorum.
Yeteri kadar ağlayabildiniz mi?- Hayır, öyle bir ferahlık olmadı. Bırakamadım kendimi. Akşamları eve dönerken bir yerlerden telefon ederdik, “Bir ihtiyacınız var mı Lülüş Hanım, bir yerlere uğrayayım mı?” “Yok Hakkı Beyciğim, buyurun sizi bekliyorum” derdi. İşte onu aradığım saatlerde kimse görmeden biraz ağlıyorum.
Hayata dair bir sonuç?- Ne sonucu olacak Ayşeciğim, giden gidiyor. Bize keşkeler kalıyor. Keşke daha kavgacı biri olsaydı, keşke kendini daha çok düşünseydi, keşke bu kadar iyi olmasaydı. Ben prostatımda ve bağırsağımda iki kere kanser buldum. Kızım Zeynep haydi deyince doktora gittim. Lülüş ise, birini rahatsız edecek diye söylemez, yük olmak istemez. Sevdiklerimizi kaybettikten sonra ben onu yatak odasında hep dizüstü oturmuş, bir şeyler okurken bulurdum. Benim hayatımda öyle şeyler yok. Öyle hislerim de yok. Lülüş gitti, benim hislerim de gitti...
En sevdiğim insanın 55 sene kanını kuruttum
Sizin hangi özelliğinize hayrandı?
-Lülüş beni sevmek dışında, beğenirdi de. Ne var ki beğenmediği kimseyi de görmedim. Doğrusunu istersen, bu kadar iyi niyetli ve müspet olunca, insan dünyayı flu görürmüş gibi geliyor. “Şu yeşilliğin güzelliğine bak” derdi. “E baktım Lülüş!” “Farkında mısın kaç çeşit yeşil var?” Benim hep acelem vardı, hep işim vardı. Onunsa, bana dünyayı hep güzel gösterme gayreti...
Sizden daha pozitif bir tip...- Orası muhakkak. Bir de her şeyin tadını çok çıkarırdı. Eski bir Citroen'im vardı, dağ bayır gezerdik, 60'lı yıllar, ondan mutlusu yoktu.
Siz onun nesine hayrandınız?- Ben 55 sene her akşam eve çok sevinerek döndüm. Düşünsene, her akşam güleryüzlü bir kadın kapıyı açıyor. Bencilliğin karşıtı “sencillik” vardır ya, benim “diğerkâmlık” dediğim mizaç, Lülüş onun tipik örneğiydi...
Siz de evin egoisti...- Hem de nasıl. Ben ne kadar bencilsem o da o kadar verimkâr. İyilikten ölecek.
Onun bu iyi niyetini suistimal ettiniz mi? -Valla en sevdiğim insanın 55 sene kanını kurutmuşumdur. Hem de nerede biliyor musun? Sofrada. Sofra huysuzuyum ben.
Yaşlılık döneminiz nasıl geçti? Hâlâ sofrada kadıncağızı delirtiyor muydunuz?- Hep yaptım. Yemek zamanı gelince, tabanca çekilmiş gibi oluyorum. Böyle kötü bir özelliğim var. Ama Lülüş için de benim için de aile, kutsala yakın bir şeydi. Bu müesseseyi bu kadar benimseyen iki insanın bir araya gelmesi ne netice verirse, bizde de öyle oldu. Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi.
“Gel hanım bir sarılayım...” yapar mıydınız?- Niye yapmayayım ki? Her gün bana sorardı, “Bugün ne oldu?” diye. Ben de “Amaaan ben Meclis'e gitmiyorum ki, gazetede bir odanın içinde oturuyorum” diye geçiştirirdim. Şimdi kendime kızıyorum, “Eşek kafalı!” diyorum, o kadar hikâye vardı, uydursaydın bir tane. Ben insanları çok sağlam seviyorum ama saadet, detayda. O da bende yok. Daha bir sürü hıyarlık yaptım, çok pişmanım.
Ne gibi?- Yolda gördüğü her şeyden keyif alırdı, güzel bir manzaradan, bir ırmaktan, güneşin batışından. “Bak” derdi, “Hakkı, bak...” Uludağ'a gideriz bayılır. En son Artvin'e gittik, baktığı, gördüğü her şeyin tadını çıkarır, benimle paylaşmak isterdi. Ben oralarda değilim ki. Oysa şimdi bana “Bak bu ne güzel!” diyen kimse yok. Meğer duygu açığımı onunla telafi ediyormuşum. Şimdi kaldım sopa gibi...
İnsanın 60 yıl boyunca yanında ağaç gibi duran birini kaybetmesi, ne kadar acı verici bir şey?- Tarifi yok. Başka ölümlere benzemiyor. Annemde babamda da ciğerim yandı. Ama yüksek sesle hiç utanmadan söyleyebilirim ki, Lülüş'ün gidişi, bütün o ölümlerden farklı. Benden bir şeyler de birlikte gitti. İçeriden bir şeyler. Bunu erkekler, kadınlardan daha çok hissetmeye mahkum. O yüzden münasibi erkeğin önce gitmesi...
Küçük bir kabristanım var; Şöyle bir hesapladım, benim sevdiğim insanlardan oluşan küçük bir kabristanım var. Hepsini tek tek yazdım, çok canımı yakan ölümler olmuş. Tam 45 kişi. Lülüş, 46'ncıydı. Yırttım attım listeyi...

Yaşarken sevdiklerimizin kıymetini bilmemiz dileği ile......

1 yorum:

Asiye dedi ki...

Serap'cığım, öncelikle mutfağıma hoş geldin diyeyim. İyi ki geldin, ardından iyi ki ben de gelip yazını okudum. Önce duygulandım ardından öfkelendim. Gidenin arkasından söylenen eğer sadece "sol yanım gitti" olsa satır aralarına bakmaksızın kalana hayranlıkla bakılır. Fakat satır aralarında keşkeleri okuyunca hayallerden öte işte buda bizden diyesi geliyor insanın. Çünkü insanoğlu benmerkezde oturmuş, kıymetini bilmedim derken bile tek başına kalmışlığı düşünüyor insan, sırtını dayadığı yemeğini yapan kişi gitmiştir. Yerini başkası doldurursa eğer davranışları kesinlikle değişmeyecektir. Yine konuşmayacak, yine köşesine çekilecek, yemek saati yine silahlarını kuşanacaktır. Bu devran böyle sürer gider. Yaşarken sevdiklerimizin kıymetini bilmemiz dileğiyle sözü bile koca bir yalan, kimse bilmiyor ve bilmeyecek... Karamsar sanmayın sakın beni :) Bir düşünün; Lülüş kalsa Hakkı Devrim önce gitseydi, o kadar sevgi dolu denilen Lülüş de kıymetini bilmedim diyecekti kesin. Çünkü onunda satır aralarındaki açıklamalar var olacaktır herzaman...
Sevgilerimle...